27 Mayıs 2013 Pazartesi

Erdek Sahili, Babylon, Lübnan... Hala Tanışmamış Olanlara: İbrahim Maalouf!

Deniz Özcan yazdı..

2012 yazı... Erdek, Çuğra mevkinde... Öyle bir koy düşünün ki deniz çarşaf, yıldızlar birer spot, hafif rüzgar ise oksijenin ciğerlerinize dolmasını sağlayan bir makine gibi. Bu koyda yer alan salaş bir sahil restoranında bira eşliğinde güneşi batırdıktan sonra akşam yemeği faslına geçilmiş. Güneşin yerine gelen parlak bir ay ve mehtabı eşliğinde, denizin dibinde kumun üstüne kurulmuş bir yaz akşamı sofrası; öznesi ise dostlarla paylaşılan rakı ...


Böyle bir keyif sofrasında, dostlardan bir tanesi hoşuma gideceğini düşündüğü bir parçayı dinletiyor. Elindeki cihazın kısıtlı hoparlöründen ilk olarak trompet sesi kulağıma ulaşınca melodi olmasa da müzik yabancı gelmiyor. Büyük bir keyifle Gevende dinleyen ve takip eden biri olarak o an kulağıma gelenler, arkadaşımın bende büyük bir etki yaratacağını düşündüğü parçayı, zihnimde sıradan (olası) bir parça haline getiriyor.

Sakin süren parça bitmeye yakın büyük bir patlama edasıyla yükselirken merakımı arttırmaya yetiyor. O an, daha sonra uygun bir ses sistemi ile müziği tekrar dinlemeyi kafaya koyuyorum. Parça bittikten sonra ne dinlediğimizin cevabı şöyle geliyor; İbrahim Maalouf, Beirut ... İlk Maalouf tanışıklığım da böylece gerçekleşmiş oldu.

Başka bir gün sessiz bir ortamda, iyi bir ses sistemi ile yeniden kulağıma gelen melodiler adeta damarlarıma nüfus ediyor. Sakin ve hüzünlü bir etki ile devam ederken bütün o durgunluğu aniden dağıtan yüksek ve coşkulu melodiler sizi neye uğradığınızı şaşırtan cinsten. Ve ardından sanki hiç bir şey olmamış gibi ilk melodilerin verdiği hüzün ile son bularak sizi allak bullak eden bir parça.

Böyle bir deneyimden sonra İbrahim Maalouf’un müziğine ilgi duymamak imkansız hale geliyor. İstanbul’da yaşamanın getirdiği kültürel faaliyetlere erişebilirliğin kolaylığı sayesinde Maalouf ile tanışmak çok da uzun zaman almıyor. İlk olarak 2012’nin Ekim ayında, Akbank Jazz Festivali kapsamında Garaj İstanbul’da bu müziği birebir yaşama fırsatı buldum. Büyük bir keyifle sonlanan konser bir sonraki Maalouf buluşmasına olan isteği heyecanla beraber canlı tuttu. 20-21 Mayıs geceleri Babylon’da gerçekleşen konserler bu heyecanlı bekleyişin uzun süreli olmamasını sağladı. 22 Mayıs doğum günüm olduğundan, 21’ini tercih ederek aynı zamanda Maalouf’un müziği ile yeni yaşımı kutlamak istedim.

Konser süresince bir de sürpriz vardı. Çeşitli noktalardaki kameramanlarla DVD kaydı yapıldı. İbrahim Maalouf ekibiyle beraber müziğini yine çok keyifli bir şekilde sergiledi. Trompette caz da vardı Arap nağmeleri de... Lübnan asıllı olması müziğinde Arap nağmelerini kaçınılmaz kılıyor. Bu sentezi de son derece başarıyla gerçekleştiriyor. Maloouf aynı zamanda çok da kaliteli bir ekibe sahip. Elektro gitar, bas gitar, klavye, üflemeli çalgılar ve davul eşlik etmekte. Konser süresince her birinin de sololarını dinleyebilmek mümkün. Özellikle davulda Xavier Rogé yaptığı solo ile dinleyenleri kendine hayran bıraktı.

Herkesin büyük bir merakla beklediği ise Beirut idi. Çünkü o parça az önce de tarif ettiğim gibi damarlara nüfus ediyordu. Ve beklenen an geldiğinde herkesin heyecanı biraz daha arttı. İbrahim Maalouf parçaya girmeden önce Beirut’un hikayesinden bahsetti. Nasıl bestelediğini anladıktan sonra parçanın etkisi kat ve kat artıyor. 1993 yılında henüz 13 yaşında iken kulağındaki kulaklıkla Beirut sokaklarını gezen Maalouf, savaşın harap ettiği binaları, yaşamları görüyor. Hissettiği duyguların melodilere dökülmüş hali; Beirut... Bence parçayı farklı kılan da hikayesini dinledikten sonra kulağınıza gelenler, savaşların getirdiği hüznü sonuna kadar vurgularken yıkıcılığını sert bir sesle anlatıyor. Ama sonundaki naif bitiş ile tekrar yaraları sarma refleksindeki yorgun duyguları yansıtıyor.

Konser bitiminde bir de harman dalı çalan İbrahim Maalouf, izleyenleri mest ederek herkesi tatmin eden bir konser gerçekleştirdi. O akşam bütün müzik ziyafetinin tek olumsuz yönü ise mekanın kalabalıkla yarışamayan havalandırması idi.
Son söz olarak; İbrahim Maalouf ile tanışmamış olanlar bir kurcalayın. Pişman olmazsınız... 

Deniz Özcan 


20 Mayıs 2013 Pazartesi

SALT GALATA ve "YERELDE MODERNLER"


Tuğba Erdil yazdı...
SALT GALATA ve "YERELDE MODERNLER"

Ustaları ve özgünlükleri, modernizm hayallerini stilize eden binalarıyla savaş sonrası Sovyet mimarlığına adanmış olan Yerelde Modernler Sergisi, mimarlık tarihi anlatımlarında Sovyet Mimarlığına dair eksik kalmış bu kesite dair detaylı bir bakış sunuyor, ilgilenenler için 8 Mayıs-11 Ağustos tarihleri arasında SALT’ın Galata’daki binasında izleyicilerini bekliyor. 



İstanbul; dünyada en çok hakeden şehirlerden biri olmasına rağmen, bir mimarlık müzesi bile olmayan güzelim şehrimiz. Neyse ki pratikte bu eksikliği büyük ölçüde gideren  Salt’ın Galata binası imdadımıza koştu. Eskiden Osmanlı Bankası olarak işlev gören, sonrasında Han Tümertekin’in başarılı restorasyonuyla Salt’ın Beyoğlu şubesine alternatif olacağı düşünülen bina, kanımca son zamanlarda İstanbul’un şimdiye dek hiç sahip olamadığı mimarlık müzesi boşluğunu dolduran hoş bir yer oldu. Sergi, wokshop ve konferanslarıyla gündemini sürekli yenileyen, mimari ve kentsel tartışmalar için dinamik bir alan yaratan bina, araştırma merkezi, leziz cafeteryası ve restoranı, çok sevdiğimiz Robinson Crusoe kitapçısı’yla sadece mimarlık öğrencileri, meslek çevrelerinden olanların değil, kentte olup bitenlerle ilgilenen herkesin nitelikli ve keyifli zaman geçirebileceği bir mekan.

SALT Galata, şu günlerde ilginç bir sergiye daha ev sahipliği yapıyor; Yerelde Modernler. Sergi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde (SSCB) modern mimarlığın mirasına odaklanıyor. Bir zamanlar birliği oluşturan 15 ülkeden derlenen örneklerin yer aldığı sergide, yerel mimarların 1960 ve 1970'lerdeki sıra dışı uygulamalarından 1980'lerdeki Kağıt Mimarlığı hareketinin eleştirel yaklaşımına geniş bir dönemin ürünleri inceleniyor. Yerelde Modernler, SALT için Georg Schöllhammer tarafından, Ruben Arevshatyan'ın desteği ve Local Modernities adlı araştırma projesinin temelinde hazırlanmış. Schöllhammer ve Arevshatyan'ın, Klaus Ronneberger, Markus Weisbeck ve Heike Ander ile birlikte geliştirdikleri Local Modernities, aynı zamanda Architekturzentrum Wien tarafından 2012'de düzenlenen Soviet Modernism 1955-1991 Unknown Stories adlı serginin yapılmasına vesile olmuştu.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının üzerinden neredeyse 25 yıl geçmesine karşın, birliği bir arada tutmuş olan toplumsal doku eski imparatorluğun sınır ötesinde hâlen tanınmıyor. Bir yanda birlik duygusu yaratan, diğer yanda toplumsal çözülmede etken olan mimarlık ve şehircilik, bu dokunun en güçlü bağlarını teşkil ediyor. Tektip bir mekânda katmanlaşmış iç karşıtlıklardan muzdarip bu mimarlıklar kıtası, günümüzde keşfedilmeyi bekleyen başyapıtlarla dolu. Yerelde Modernler, bu coğrafyaya odaklanarak bütünüyle farklı bir toplum fikri için inşa etme teşebbüsünü inceliyor. Her şey 1953'te Stalin'in ölümünden sonra, "buzulların erimesi" olarak bilinen Kruşçev devrinde başladı. Ülkenin modernleşmesine yönelik yeni ideolojik çağrı, kent mekânlarının belirgin bir şekilde artmasıyla sonuçlandı. Bu durum, ekonomik kriz ve tükenen maddi kaynaklar nedeniyle darboğaza giren SSCB'nin son yıllarına dek sürdü. Toplumsal Gerçekçi mimarlık reddedildi; bilimsel ve teknolojik ilerleme ideolojisi yeni bir kentleşmeyi beraberinde getirdi. Sergide yer alan projeler, her bir cumhuriyetteki yerel planlama ofislerince tasarlanarak inşaat endüstrisinin standartlarına göre uygulamaya kondu. Mimarlar, Uluslararası Üslup'un yanı sıra 1920'lerin Sovyet Modernizmi mirasını deneyimlediler ve süratle Geç Modernizm dönemine özgü bir Sovyet dili geliştirdiler.

Yerelde Modernler, aslında modernizmin ruhunda var olan asıl meseleyi, “ulusal bir inşaat” ı anlatıyor, ya da Sibel Bozdoğan’ın Türk Modernizmini konu aldığı “Bir Ulus’un İnşaası” kitabında göz önüne serilen mimari bir dil birliği ile ulusallaşma yolunda verilen çabanın, Sovyet ülkelerindeki yansımaları gibi. Sergideki projelerin her biri, uluslara yeni bir kimlik kazandırma idealizmi, ve bu idealizmin verdiği büyük coşkuyla kendini sürekli yenileyen bir yeniden yapılanma projesi olarak ele alınabilir. Üstelik bunlar, her projenin hazırlanmasından uygulanma aşamasına kadar büyük bir coşku ve heyecanla hayata geçirilmiş projeler.

Bu coğrafyada da modern mimarlık, toplumu dönüştürmek için gönüllü misyonerliğine devam etmiş gibi görünüyor. Ancak projelerin hayata geçmesinden sonra yaşananlar, mimari eserin ve ideallerin, gerçek yaşamda kağıt üzerinde durduğundan çok daha farklı sonuçlar doğrduğu gerçeği ile yüzleştiriyor izleyiciyi. İlk tepklerin, modernizmin evrensel ruhuyla gerçekleştirilen projeler ile, yerellik vurgusu yapan diğer projeler arasında yaşanan bir gerilimden doğduğu da gözlenebilir. Nitekim henüz 1960'larda, mekân ve mimarinin endüstrileşmesine yönelik bu politikaya karşıt, eski tarihî şehri referans noktası alan eleştirel bir hareket yükseldi. Mimarlar ve yerel seçkinler, mimarlığın resmî esaslarına olan mesafelerini, bölgesel -ya da ulusal- kimlik arayışının bir teyidi olarak gördüler. Böylece, merkez Moskova bürokrasisinin baskın politikalarına meydan okuyan mimari bir avangart biçimlendi. Modernizmin her iki versiyonu -yerel modern ve Sovyet melez- farklı konumlanmış modern yaşam tarzlarını yansıttı.

Bir taraftan sergide, kaçınılmaz biçimde bir modernleşme pratiğinin gelişimi ve sonuçları da gözlenebiliyor. Bir yandan modernleşmeye, diğer taraftan yerel alışkanlıklarını sürdürmeye çalışan halkın, modern yapıların içerisinde yerelliklerini de yaşatma çabaları, mimar ile kullanıcı arasındaki alışverişin ince ve keskin gerilimini gözler önüne serer gibi. Kağıt üzerinde kurulan planlanış ve kusursuz yaşam biçimleri, yaşamsal pratikte balkonlarından çamaşırlar sarkan, özensiz ve kötü kullanılmış izlenimi yaratan cephelerinin giderek soluklaştığı bir çehreye bürünebiliyor. Modern mimarinin tartışılmaz üstünlüğünü ve kusursuzluğunu yansıtan toplu konutların, zamanla yerel halk tarafından ne derece benimsenip nasıl kullanıldığı konusunda, Taşkent depreminden sonra yapılan projeler fikir verir nitelikte. Modern mimarlık bir ideal kurmak istemişti. Bireylere birer kimlik vererek toplumsal bir projeye dönüşmüş ve kusursuz bir toplumsal yaşam pratiğini hayata geçirme hayalini kurmuştu. Mimarlar bir düş kurdular; ama bu düşün ne kadarı hayata geçti? Sonuçta modern konut, yerel kimliğe ve alışkanlıklara cevap verebildi mi? Modern ütopyayı yaratabildi mi? Bu düşlerin bazılarının hazin sonları, 1960’lı yıllarda, halk tarafından benimsenmediği için artık kullanılmak istenmediği gerekçesiyle temellerine yerleştirilen dinametlerle yıkılan Pruitt İgoe yerleşiminin başına gelenleri anımsattı bir taraftan da.

Hemen yanındaki Architects  filminden bir alıntı, kullanıcılar kadar mimarlar tarafından yaşanan hayal kırıklığını da gözler önüne serer gibi:

“ Mimarlar bir düş kurmuştu. Oysa artık mimarlık çok üzücü de olsa sanata ait niteliklerini yavaş yavaş kaybediyor, ve sonuçta mimara ne kalıyor? Biz ne düşünmüştük, onlar ne inşaa ettiler. Keşke bir proje gerçekleştirildiği zaman, tam mimarın hayalindeki gibi olsa.”  (“Architects” filminden, Yönetmen: Vilen Zakaryan)

 Tuğba Erdil



16 Mayıs 2013 Perşembe

MİTASYON \\ Mitolojik Mutasyon




Fotoğraf makinesi vizöründen mitolojik bir seyahate çıkmaya ne dersiniz? Trump Towers koridorlarında Haliç Universitesi MYO Grafik Tasarım bölümü öğrencilerinin katkılarıyla hazırlanan  “Mitasyon \ Mitolojik Mutasyon” sergisi izleyicilerle buluşuyor. Mitoloji ve fotoğrafın iç içe geçtiği  bu sergi 15-30 Mayıs tarihleri arasında Trump Towers’da ziyaret edilebilir. İşte serginin organizatörleri ve danışman hocalarından Meltem Yakın Üldes ve Ece Yıldırım’ın notları..




MİTASYON
"Mitolojik Mutasyon"

Mitoloji toplumsal bilinçaltının çok önemli bir göstergesidir. Mitolojik hikayelere ve karakterlere vakıf olarak insanoğlunun tarihsel gelişiminin evrelerini izlemek mümkündür. Biz de Haliç Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Grafik Tasarım Programı 2. sınıf öğrencileriyle işlenen mitoloji dersini, teorik ve didaktik bir formattan çıkarıp daha ilgi çekici hale getirmenin yanı sıra öğrencilerin yaratıcılıklarını ortaya koyan bir deneyim kazanmaları amacıyla kendilerinin aktif olarak yer aldıkları bir proje gerçekleştirmelerini istedik. Bu kapsamda öğrencilerin mitolojik bir figürü veya bir efsaneyi yorumlayarak onun kılığına girdikleri ve birbirlerini fotoğrafladıkları "Mitolojik Kahramanlar ve Efsaneler" temalı bir çalışma gerçekleştirildi. Ağırlıklı olarak Yunan ve Türk-İslam Mitolojisine/ Efsanelerine yer verildi. Serginin adı Mitolojik bir Mutasyon'u ifade edecek şekilde MİTASYON olarak kararlaştırıldı.

Böylece öğrenciler hem bir fotoğraf çekiminin prodüksiyon aşamasıyla ilgili deneyim kazandılar, hem mitolojideki ve efsanelerdeki temel karakterlere hakim oldular, hem de başarılı bir fotoğrafın nasıl ortaya çıkacağıyla ilgili önemli bir deneyim yaşadılar. Bunların yanı sıra eğitimini aldıkları bilgisayar programlarını bu çalışmada kullanarak pratik yaptılar.  Ortaya çıkan başarılı çalışmaları 15-30 Mayıs 2013 tarihleri arasında TRUMP Alışveriş Merkezi'ndeki sergimizde izleyicilerle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz.

Meltem Yakın Üldes & Ece Yıldırım & Haliç Üniversitesi MYO Grafik Tasarımı Öğrencileri





Yeter Beriş \ Yeşim Kadirhan \ Nur Karameşe \ Ayda Uluçay \ Kübre Çolak \ Başak Çakmak \ Can Gökgül \ Mehmet Yılmaz \ Tayfun Suskun \ Elif Ezgi Esertaş \ Murat Erden \  Mustafa Karakaş \ Aydoğan Ertan \ Sefanur Şenel \  Gülhan Şeker \ Nur Özdemir \ Jack Sunshine


30 Nisan 2013 Salı

Yaz Gelince Dışarı Taşan Notalar.. Ve Babylon Soundgarden 2013!

Uçan Payanda Çisil Yazdı..

Beklenen oldu! Mayısın görünmesiyle havalar iyiden iyiye ısındı, hatta bunaltıcı bir kıvama bile geldi şimdiden. Biz, İstanbul’da yaşayanların çilesi yön değiştirdi. Kalabalık, sıcaktan sersemlemiş insanlar, toplu taşıma araçlarındaki yapışkan hissi, şehre yayılan ve havada asılı kalan notalar, yüzlerce kişinin hep birlikte bağıracağı nakaratların heyecanı, çekilecek fotoğrafların sonraki birkaç yıl “top50funnyphoto” listesindeki yeri, gelecekte çocuklarımıza festival ruhunu aşılayamama endişesi…

Şüphesiz ki yaz festivallerinin İstanbullular için önemi ayrı. Çok sevilen grupların, küçücük salonlara sıkışmış hayranları için bir bayram havası yaratırken, festival alanının yakınından geçen kentli içinse kabus geri dönmüş sayılıyor. Güzel şehrimizin altyapı sorunlarını burada tartışmak istemiyorum, yok saydığımı düşünmeyin sakın. Yaz festivallerinden, beni en çok heyecanlandıranın mutluluğuyla yazmak istiyorum size. Babylon Soundgarden 25Mayıs 2013 İstanbul!

Babylon, kış aylarında yine pek çok sevdiğimiz sanatçıya kavuşmamızı sağladı. 2011 yılının Eylül’ünde ilk kez Çeşme’de düzenlenen Soundgarden, gidemeyenler için İstanbul’da matem havası estirmişti. Sanıyorum gördüğü talep ve tepkileri dikkate alan Babylon ahalisi 2012’de festivali Çeşme’nin yanı sıra İstanbul’a da taşıdı. Ve bu sene başı kel olmayan Ankaralılar için de (detaylar henüz açıklanmış olmasa da) bir güzellik yapmış görünüyorlar. Peki, İstanbul’da Park Ormanı mesken tutan festivalde, bu sene sahnede kimler var?

Ana sahnede, geçtiğimiz yıl da İstanbul’da konser vermiş olan Kings of Convenience, daha önce 2008 yılında gelmiş olan DeVotchKa, pek çok yerde okuyabileceğiniz üzere solisti Game of Thrones oyuncusu olan Molotov Jukebox, hepimizin hayatına bir noktadan değdiği için tarife gerek duymadığım Baba Zula, hisleri müziğinde yaşatan adam ve ekibi İlhan Erşahin’s İstanbulSessions, eğlenmeyi ve eğlendirmeyi seven birkaç iyi adam Sattas olacak. Parti sahnesinde de, Oldies but Goldies,  Radyo Eksen Sessions, Kulakkurdu, Cowboys&Aliens, DJBarthez, El G(ZZK), Ahmet Musluoğlu’nu dinleyebilirsiniz.

Gruplar hakkında internette pek çok bilgi bulabileceğiniz için laf salatası yapmak istemedim. Festivalle ilgili spoiler vermek gerekirse,  Kings Of Convenience’dan Misread”, “I'd Rather Dance With You”, “Toxic Girl”, “Know How”; DeVotchKa’danHow It Ends”, “You Love Me”, “Till The End Of Time”; Molotov Jukebox’dan I Need It”, “Trying”, “Give it A Go”; Baba Zula’danÖzgür Ruh”, “İstanbul Çocukları”, “Abdülcanbaz”, “Cecom” (dilerim festival havasını bozmadan “Bir Sana Bir de Bana”yı da söylerler); Sattas’dan da “Funky Reggae Night”, “She Said (No no)”, “Irie” şarkılarına dikkat! Zira yanınızda hava atmak, etkilemek isteyeceğiniz biri olacaksa çalışıp gelin. =)



Güzel müziğin yanı sıra kocaman ormanlık alanda kurulacak olan stantlarda alışveriş, sosyal medya etkinlikleri, hoplamalı zıplamalı boyamalı eğlenceler de bulabilirsiniz. Gelelim biletlere. Şuanda biletix’te tam 84tl, öğrenci 69tl’ye satılmakta. Festival günü kapıda tek fiyat 85tl olacakmış. Daha önce de belirttiğim gibi festival Park Orman’da. Park Orman, şehir içinde kesinlikle en sevdiğim açık hava etkinlik alanlarından biri, çünkü ulaşım çok kolay.


-Bakırköy, Avcılar bölgesinden gelenler, metrobüsle Mecidiyeköy’de inip, metroya geçebilirler. Darüşşafaka istasyonunda metrodan inip, kalabalığı takip ederlerse, yaklaşık 3 dakikalık yürüyüş sonucu kapıya ulaşacaklardır. Zincirlikuyu’dan otobüs ya da dolmuşla geçmeyi düşünüyorsanız da, lütfen Beşiktaş üzerinden geleceklere önerime bir göz atın. =)
-Taksim üzerinden gelenler de direk metroya binip, Darüşşafaka istasyonunda inebilirler. Onlar da kısa bir yürüyüş sonrası, Bakırköy yönünden gelenler gibi kapıda olacaklar.
-Beşiktaş yönünden gelenler, Sarıyer otobüsleri ya da dolmuşlarıyla ulaşabilirler. Fakat hatırlatmakta fayda var, festival Cumartesi günü! Dershaneden çıkan öğrencileri, alışverişten dönen eli kolu dolu teyzeleri, Büyükdere Caddesinde 7/24 trafik olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda var diye düşünüyorum.
-Karşıdan gelenler için de önerim vapurla Beşiktaş’a geçmek yerine, Kabataş’tan fünikülerle Taksim’e çıkıp, metroya aktarma yaparak Darüşşafaka istasyonunda inmeleri olacaktır.

Dönüşte, festival kalabalığı dağılırken, minibüs bulmakta biraz zorluk çekebilirsiniz. Arkadaş grubunuzla taksi tutup Zincirlikuyu’ya gitmek en hızlı çözüm. Fakat çok geç saatlere kadar, o güzergahta otobüs çalıştığını ve ona denk gelme ihtimalinizin de yüksek olduğunu hatırlatmakta fayda var. Dönüşte bineceğiniz otobüs ya Kabataş’a, ya da Taksim’e gidiyor olacak. Ve tabi ki metrobüs durağından da geçecek. İstediğiniz araca böylece ulaşabilirsiniz. Yine de sormak istediğiniz bir şey olursa ben buradayım. =)

Festival ruhu ve gölgede arkadaşlarla içilen biranın tadı, yazınızdan eksik olmasın! Kim bilir? Belki iyi çocuklar olursak orada karşılaşabiliriz bile. Hadi biraz dans edelim!

Çisil

Sosyal Medyada ulaşmak için:





24 Nisan 2013 Çarşamba

Çukurcuma Hızla Başkalaşıyor

Deniz Özcan yazdı..

Bağlamsallık üzerinden mimarlıkta yer okuması dersi kapsamında inceleme konusu olarak Çukurcuma Mahallesi seçildi. Seçime yön veren ise mahallede yer alan “çıplak ayaklar kumpanyası” adındaki mütevazi performans mekanı ile kurulan ilişki oldu. Mekana ulaşım sırasında, mahallenin aktörlerinden olan, sokakların ve yapıların rengini, kokusunu algılama fırsatı buldum.

Bu deneyim, ders için uygun malzemeleri içinde barındırıyordu. Bir mekana, yer olma özelliğini ne gibi faktörlerin katkı sağladığı noktasında birçok doneye ulaşmak mümkündü. Mahalleleri sınırlandıran ne bir tel örgü ne de bir istinat duvarıdır. Sınırları yaratan kullanılan mekanlar, sokaklardır. Mahalleler nefes alır, sokağı yaşarlar. Giderek insan ilişkilerinin betona büründüğü, sokaktan koptuğu şehir yaşantısında, Çukurcuma hala nefes alabiliyor. Ancak rantın artarak devam ettiği bir ortamda bu mahallenin başkalaşmadan kalabilmesi kullanıcıya kalmış durumda.
 
Çukurcuma geçmişine değinmek gerekirse, Cenevizliler döneminden itibaren ticaretin yaygın olduğu bir merkez. Ticaretin baş aktörleri ise antikacılar. Bölge farklı kültürlerin etkisinde olduğu için antika ürünleri çeşitlilik göstermektedir. Peki, bu farklı kültürler hangileri? Müslümanlar, Museviler, Rumlar, Ermeniler… Bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethinden sonra ilk Cuma namazını bu bölgede kılıyor. Bölgenin fiziki yapı özelliği olarak çukur bir alanda yer alıyor olması ile birlikte de mahalleye adı bu şekilde veriliyor. Tipik bir Osmanlı mahallesi özelliği taşıyan Çukurcuma, Sultan II. Mehmed tarafından kurulan Tophane-i Amire ile askeri bir kimlik taşımaya başlıyor. O dönemde bölgenin konut ihtiyacını karşılıyor.
16.yy 1540’larda Mimar Sinan tarafından yapılan bir cami bulunuyor, Çukurcuma Cami. 1 Mart 1823 yılında çıkan “Firuzağa yangını” sonrası kullanılamaz hale gelen cami geçirdiği onarımla şimdiki mescid görünümünü alıyor. 18.yy döneminde mahalleye Ömerağa Çesmesi yapılıyor. Çeşmelerin mahalle yaşamındaki rolü önemlidir. Sosyal yaşamın önemli unsurlarını içinde barındırır. Çukurcuma’da bu yüzyıldan itibaren Pera bölgesine yerleştirilen büyükelçiler için çoğu kagir yapı niteliğinde, Yunan-İngiliz-İtalyan sefarethaneleri inşa ediliyor. 19.yy sonu 20.yy başlarında tipik Osmanlı yapıları yanında kagir yapıların sayısı artmaya başlıyor.


Birbiriyle kaynaşmış şekilde yaşayan Çukurcuma’nın ilk kırılma noktası Rumların Yunanistan’a göçü ile oluyor. Ardından sonraki süreci Anadolu’dan bölgeye göç izliyor. İlk gelenler ise Bayburtlular. Bu göç ile birlikte mevcut yapıların kullanımı veya yeni yapıların inşası, mahallede değişimi kaçınılmaz kılıyor. Konumu itibari ile semtin İstiklal Caddesinin hemen altında, Cihangir’e komşu olan mahalle, günümüzde rantın olumsuz etkileriyle yüzleşmeye başladı. Bu tanışma semtin yaşamını hızla başkalaştırıyor. Bünyesinde Cezayir Konsolosluğu, Fransız sokağı, Masumiyet müzesi, Firuzağa Hamamı, apart ve butik oteller, moda tasarım evleri, konsept butikler, sanat galerileri, takı atölyeleri barındıran Çukurcuma, büyük bir hızla yaşayan hayat damarlarını değiştiriyor. Alana özelliğini, tarihini yaşatan faktörler birer birer değişime uğruyorlar.
Semte olan ilginin ne denli arttığı ise şu örnekle gözler önünde; 100-200 bin liraya alıcı bulan konutlar şimdilerde 1-2 milyon liraya satılabiliyor. Bölgedeki kiralar %300 artmış durumda. Yeni kafelerin, Fransız sokağının, konsept tasarım mağazalarının, apart ve butik otellerin mahalleye taşımış olduğu yeni sosyal yapı, öncekinin yerini almaya devam ediyor.

Bu devam eden çizgi Çukurcuma’nın yer olma özelliğini etkilemeyecektir. Ancak ona bu anlamı katan değerleri başkalaştırdığı için özünü kaybederek farklı bir yapıya bürünecektir. Şehirler organiktir. Yaşarlar ve büyürler ... Bu büyüme planlı ve nitelikli olduğu sürece o şehir kaos ortamından kurtulur. Çukurcuma’yı başkalaştıran sosyal yapı insan egosu var olduğu sürece bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde,  devam edeceğe benziyor. İstanbul’u kaosa sürükleyen yaptırımlar bir süre sonra şehrin insanları taşıyamaz hale gelmesine neden olacaktır. Mahalleleri yıkıp yerine ranta dayalı bir düzenle yeni mahalleler yaratmak, buna da kentsel dönüşüm, kentsel yenileme adını takmak sosyal yaşama vurulan büyük darbelerdir. Bu süreç kimi zaman siyasi yönetimlerle kimi zaman da kullanıcının yaptıklarıyla devam ediyor. Antikacıların semti Çukurcuma hızla başkalaşmaya devam ediyor.

Deniz Özcan

21 Nisan 2013 Pazar

Ajandanıza Hala Eklemediniz mi? 36. Yapı Fuarı (24-28 Nisan 2013)


Uçan Payanda Çisil hatırlatıyor..

Bizim cemiyette heyecanla beklenen haftalardan biri geldi çattı. 36.Yapı Fuarı Haftası (24-28 Nisan 2013)! Fuarın sitesinde geri sayım yapıladursun, biz de gitmeden önce biraz dedikodusunu yapalım.
Öğrencilik zamanlarımızda, hocaların zulmünden, ölümcül ders programlarından, ancak haftasonu gidilen bir şey sanırdık Yapı Fuarını. Yenibosna’dan otobüsle (400C, bilen bilir nasıl eziyettir o) bi nevi şehirlerarası yolculuk yaparak giderdik. Kahvaltı edip evden çıksak, McDonalds’a öğle yemeğine yetişirdik. Zaten çevredeki tek restoran oydu. Çıkışta dönebilmek için servis bulamaz ve E-5’te karşıdan karşıya geçip, Yenibosna yönündeki 400C’ye binemezdik. Haliyle önce, üst geçitle kesişen bir durağa kadar gider, çoğu zaman yolda fikir değiştirir Büyükçekmece Sahil’de bir hamburgerle kendimizi sevindirir öyle dönerdik. Tabi ki toplanan broşürler ve numunelere sahip çıkma çabası, onları taşımaktan uyuşmuş kollar ve ayaklara inen kara sular da kısa günün karı. Bunları niye mi anlattım? Bu sene, iç güveysinden hallice oluşumuza şükredelim diye.

Malum fuarımızın katılımcısı bol. Tuzla’dan Kumburgaz’a, inşaat sektörüne değmiş ya da yaklaşmış tüm İstanbul firmalarının orada olacağına şüphemiz yok. Yapı Fuarı serisinin ilk ayağı bu fuar olduğu için, şehirlerinde tekrarlanacak olmasına rağmen (yeniliklerden biran önce haberdar olmak için, haklı olarak) Ankara ve İzmir firmaları da burada olacaklar. Bunun dışında maddi olanaklarına göre belirledikleri eleman sayısıyla, İstanbul’a akın edecek 78 ilimizin firmaları da var. Farkındaysanız öğrencilerden hiç bahsetmedim. Öğrencilerin, şirketler tarafından doğru düzgün muhatap alındığı tek yerdir Yapı Fuarı. Bazı firmalar öğrencilerin gelecekteki müşterileri olduğunu çakmışlardır fakat inanın bu sayı günümüzde bile çok az! Öğrencinin teslim tarihi yaklaşmış, projesi için detay üretme sıkıntısı yaşamaktadır. Ki detay üretme süreci, tasarım sürecinin kan kusturan kuzenidir. Önemsenmezse tasarım sürecini bile çöpe gönderir. Bu panikle, o stanttan bu standa koşan öğrenci, yenilikleri pek yakalayamaz zaten. (Tüyo: Çuhadaroğlu öğrenciyi asla boş göndermez! Kalebodur'un da son zamanlarda özellikle Arkitera'yla ortak yürüttükleri çalışmaları, öğrenci dostu olduğunu doğrular nitelikte.)

Gözünüzde böyle bir kalabalık canlandırabildiniz mi bilemiyorum. Fakat fotoğrafları paylaştığım zaman bir sonraki sene için endişelenmeye başlayacağınıza eminim. Eskiden ulaşım, yeme içme, tuvalet eziyetlerine rağmen maksimum olan ziyaretçi sayısının, bu sene metrobüsün, tabiri caizse Tüyap’ın kapısına kadar gitmesi, yemek alternatiflerinin üretilmesi sonucu alacağı hal beni korkutuyor. Yine de heyecanımı kaybetmiyorum! Bunca fuar hatırası ve ziyaretçi profili bilgisinden sonra, fuar bilgilerini verip sizin de benim kadar heyecanlanıyor olmanızı umacağım. Malum, bizim meslek heyecan işi. Yoksa size birinci sınıfta öğretmediler mi? =)Fuar tahmin ettiğiniz üzere Tüyap Fuar Merkezinde, yani Beylikdüzü’nde. Ulaşım tüyoları şu şekilde:

- Bahsettiğimiz noktaya Söğütlüçeşme’den çıkıp gelenler 34Z ile Zincirlikuyu’ya, orada 34 hattına binip Avcılara geldikten sonra, 34B hattına aktarma yaparak ulaşabilirler. Aktarmalarda kart okutmanız gerekmiyor. Zincirlikuyu’nun günün her saati kalabalık olduğunu unutmayın. Ve Metrobüsün ilk durağından binip, son durağında inip, İstanbul’u metrobüsle yararak geçtikleri için tebrikler! =)
- Zincirlikuyu'dan ya da sonraki duraklardan 34 hattına binenler de Avcılar’da 34B hattına aktarma yaparak son durakta indiklerinde Tüyap’a ulaşmış olurlar.
- Cevizlibağ’dan sonraki duraklardan binenler 34C yazan metrobüse binerek de ulaşabilirler. Fakat bu metrobüs 10.00-17.00 saatleri arasında çalışmıyor. Siz de Avcılar’a kadar 34’le gidip orada 34B’ye aktarabilirsiniz kendinizi.
- Aktarmaları yaparken, “o metrobüs buradan geçiyor mu” diye sormayın bence, zira (şükürler olsun ki) bir adet metrobüs yolu var şehrimizin ortasından geçen.
- Ücretini bilmediğim, fuar servislerinin listesi de burada 
- Kafanıza takılan herhangi bir şey olursa, nereden gelecek olursanız olun, sorun cevaplarım. =)
Ücretsiz olarak edinebileceğiniz fuar davetiyesi için linkiniz burada. Bu yıl 36.sı düzenlenen fuarın tarihleri başta da belirttiğim gibi 24-28 Nisan. Son gün (28 Nisan Pazar) 10.00-18.00 saatleri arasında açık olan fuarı, diğer günler 10.00-19.00 olacak şekilde, 1 saat daha uzun ziyaret edebilirsiniz.Fuar süresince olacak söyleşi/konferansların programına da buradan ulaşabilirsiniz. Ücretsiz fuar kitapçığınızı almayı unutmayın. Yapı Kataloğu da her yıl, fuara özel indirimle satılır, ilgilenenlere duyurulur. Ayrıca YEM kitapevi de standında iyi indirimlere ev sahipliği yapar. Katılımcı firmaların çılgın bir çekişme içinde ortaya koydukları stant tasarımlarını da göz ardı etmeyin. Belki kendi aramızda da bi birinci seçeriz? İlginizi çeken ürünlerin numunesini/broşürünü istemekten çekinmeyin. Kafanıza takılan her şeyi sorun. Bunca dırdırdan sonra dinlenmek üzere köşeme çekiliyorum. Malum, fuara kadar enerji depolamam lazım. İyi fuarlar herkese! =)

Çisil

19 Nisan 2013 Cuma

Statik olarak güvenli ama psikolojik olarak değil!

Uçan Payanda Çisil yazdı...


    Sana altı adımda uçmayı vaat etsem? Tam 80 metre yüksekten! Ve altı adımda ayaklarının yere basmasını, güvenle?

    İlk adımda 30 santim yükseleceksin, ikincide 60… Yerden zıplama yüksekliğindeyiz henüz. Bir sonraki adımda 1 metre yukarda olacağız, 2 metre… Hala sakiniz. Son iki adıma dikkat! 60 metre! 80 metre! Nasıl olabilir bu? Yalnızca, bir uçurumun “buradan düşersen ölürsün noktasında” durmakla.  Belki bir alternatif daha vardır? Tam da o noktada, bir camdan terasın üzerinde durmakla, mesela?

    Arizona, Büyük Kanyon’da “U” şekliyle, tam bir psikolojik sınav yaşatan cam terası duyanınız olmuştur. ”Grand CanyonSkywalk” İlk adımı attıktan sonra geri dönemezsin. Yükseklik korkun yok belki. İnanırım. Yine de bacaklarının titremeye başlayacak. Terasın sallanmasına ve titremene rağmen o yolu bitirmek zorundasın! Hiç tanımadığın bir insanın elinden medet umup ya da sevdiğin bir kişinin koluna yapışıp o yolu bitireceksin. Ve bu her şeye değecek!

    Güzel haber! Bunun için Arizona’ya kadar zahmet etmemize gerek kalmamış. 6 saatlik bir otobüs yolculuğuyla Safranbolu’ya gidiyorsun önce. Hiç araştırma yapmamış bile olsan “gezilecek nereler var?” soruna herkes ağız birliğiyle yanıt veriyor. “Bulak Mağarası ve İncekaya Sukemeri. Sukemerinin oraya bir de Kristal Teras açtılar ki! Kesin git kesin!”


    Taksicinin rehberliğiyle geze geze gidiyorsun. Kristal Teras’a kadar sınırsız rehberlik hizmeti veren taksici, burada biraz duraksıyor. Onu girişte bırakıp jeton alıyorsun ve gerilimi arttırmak için olduğuna inandığım labirent gibi yollar ve merdivenlerden inip turnikeyi geçiyorsun. 

Kayaya oturan koyu renk camlar da, ilk adımlarda yüksekliğin ürkütücü olmaması da psikolojik olarak hazırlamaya yetmiyor. Toplam altı adımda 80 metre yüksekten aşağıya bakarken buluyorsun kendini. Camların arkasından şehri seyretmek ya da Boğaz Köprüsü’nün sallanması gibi hiç değil! Şantiye tepelerinde neler yaptığını düşünüp utanabilirsin buradaki halinden. Bi cesaret (taşıyıcılara basarak!)  kenara kadar gidip orda kalabilirsin de benim gibi. Alışmak zaman alıyor. Hiç yemediğin bir yemeğin tadına alışmak gibi, yalnız daha aceleci. Çünkü çekici! Uçmanın bütün çekiciliği, o cam terasın üstündeyken sarıyor vücudunu. Koşmak istiyorsun, kollarını açıp bağırmak. Alışık değilsin, tedirginliği atamıyorsun üstünden. Ta ki bir teyze gelip, “Burada kaldım dönmeme yardım eder misin?” diyene kadar. Sonra en azından kenarda hızlı hızlı yürüyebilecek kadar atıyorsun tedirginliğini. Tek yapman gereken hareket etmek.



    Bir başka teyze soruyor “Güvenli mi o durduğun yer?”. Cevap belli. Statik olarak güvenli ama psikolojik olarak değil. Çelikler membaından, Karabükten! Kayanın içine gömülen çeliklerin üzerine 150 ton da çimento dökülüp desteklenmiş. Üzerinde yürünen camlara gelince, onlar da kırılmaz camdan üç kat, özel olarak üretilmiş. Altı ayda bir de gelip kontrolü yapılıyormuş, düzenli olarak. Tabi doğaya zarar verilmiş mi, vistayı bozmuş mu tartışmalarına da gidilir buradan. Gelin görün ki bunları bilmek, düşünmek orada hiç bi işe yaramıyor. Bahsettiğim tamamen kullanıcı üzerinde oluşan mekânsal etki.

    Neyse ki, beş dakika gibi bir sürede gerginliğin çoğunu üstümden atarak, poz vermeyi ve fotoğraf çekebilmeyi akıl ettim. Daha da iyisi, ayrılmadan önce aşağıya sarkmış espri yapıyordum. Bu da açık havada ve o yükseklikte bulunmanın bir yan etkisi olabilir. Diyeceğim o ki, adrenalin seviyorsanız, gidin görün fırsat bulunca. Arizona’ya gitmeyi düşünmüyorsanız başka yerde yaşayamayacağınız bir deneyim olduğu konusunda ısrarcıyım. Giriş için jeton 3liraya alabilirsiniz. Jetonu aldığınız noktada bir de cafe var. Takılmak için pek içime sinmemiş de olsa, ayılana gazoz, bayılana da limon bulabileceğiniz bir yer. Yolunuz düşerse kulağımı çınlatın. İyi deneyimlemeler. =)

Çisil


 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Online Project management