10 Ekim 2013 Perşembe

Zamanı Yakalayamamak, Şimdi Yanılsaması ve Ötekileştirilmiş Geçmiş

Aydın Akduman yazdı..
Bir pazar akşamı bunalımında, şişelerin etrafında raks eden sigara dumanı altında demlenen üç gençtik ve haritada gösterilmeyen bir Kadıköy’deydik. Parmaklara sinen kül ve yitmişlik kokusu, uzun zamandır birbiriyle görüşmemiş bu insanların derinlere sakladığı yılgınlıklarını bir bir ortaya çıkardı. Üçümüzün de ortak noktası belliydi: Birlikte ya da ayrı; birer geçmişe sahiptik ve yükü altında ezilmemek için, akla gelmeyecek uğraşlarla geçmişimizi ötekileştirmiştik. Çevremize yansıtmamayı tercih ettiğimiz bu öteleme çabamızı ortaya çıkaran, aynı dili konuşuyor olmanın verdiği rahatlık ve bu rahatlığın sonucunda kırılan direncimize aslında çok da ihtiyacımız olmayışıydı. Nihayetinde etrafımızda salınan her bir detay, birer iğne olup gözbebeklerimize batıyordu ve bundan kaçınmanın pek de bir anlamı yoktu.
Üçümüz de geçmişimizi hem bir yük olarak görüyor, hem de ondan kaçmadan şimdimizin yanılsamasını gelecek umutlarıyla doldurmanın çabası içine giriyorduk.  Belirli bir yaşa gelmiştik ve toplumun bizden bazı beklentileri vardı. Bu beklentileri geçmişimizin gölgesinde yaşayarak karşılayamazdık. Ailelerimizin her mutsuz ailede olduğu gibi kendine özgü mutsuzluklarının olduğunu kabullenmemiz gerekliliği omuzlarımıza çörekleniyordu. Planlarımızın şimdide yok olmasına karşı elimiz kolumuz bağlıydı ve zaman hiçbirimizi beklemeden akıp gidiyordu. Tek bir çıkar yol vardı: Geçmişimizi, sanki bize ait olmayan bir yaşamın öyküleştirilmiş hali olarak birbirimize sunmak. Bu, anlatmak istediğimiz her şeyin, sanki hayatlarımıza hiç değmemişçesine şekillenmesinde büyük bir rol oynuyordu. Yaşantılarımız, dilimizden döküldüğü gibi ve anda, hangi avına koşacağını şaşıran vahşi bir hayvanın donakalmışlığıyla bir süre havada asılı kalıyor, ardından sahiplenilmeyeceğinin bilincinde olarak, döküldüğü yerde parçalanıp gözle görülemeyecek bir varoluşun parçası haline geliyordu.
Anlatılarımızın biz-olmayana sürüklenmesi, normlardan uzak fikirlerimizin geleneksel yönümüzle çatışması, benimsetilmiş fikirlerimizin karşı çıkmalarımızla yıkılmasını umarken bilincimizin ötesinde çoktan bir ormana dönüşmüş olması; bunlardan hiçbiri ateşli söylemlerimizin önüne geçemiyordu. Gırtlaklarımızı ıslattıkça ötekileştirilmiş geçmişimizin gölgesi olmadan rahatlıkla savaşıyorduk Yel Değirmenleriyle. Bizler farklı bir nesildik, bir önceki neslin reddi, bir sonraki neslin mimarıydık. Sıktığımız yumruklarımız vardı ve inanmazsınız ama hepimiz akıl almaz yeteneklerle donatılmıştık. Karşımızda hiçbir şey duramazdı. Hedefler koyabilir, bu hedefleri istesek parmağımızın ucunda oynatabilirdik. Evet, bütün bunları yapabilirdik -ta ki söylemlerimiz duraksayıp, bakışlarımız masaya saplanana kadar.
O an, bize ait değilmişçesine bir köşeye attığımız geçmişimizin hala masanın üzerinde olduğunun farkına vardık. Ne yok olmuş, ne de ötekileştirilmiş bir biçimdeydi. Oradaydı, ve keskin hatlarıyla asla göz önünden kaybolmayacak bir leke gibiydi. Sersemlemiştik. Bir düşten uyanıp, üzerinde hiçbir şey olmadan sabaha kadar üşümüş bir insanın tedirginliği içindeydik; geçmişimize sarınmak istiyorduk ama soğuk çoktan içimize işlemişti. Göz göze geldiğimizde, geçmişlerinin gölgesinden asla kaçamayacaklarının farkına varan insanların aksine, birbirimize yitmişlik ve umudun kaynaştığı bir manayla baktık. Anladık. Tekrar, tekrar. Anlamanın verdiği dayanılmaz ağırlıkla hesabı ödeyip her birimiz kendi köşemize çekilmek üzere yola koyulduk.
Araçlarımız makul bir hızda ilerlerken, hepimiz yolun kenarından kayıp giden binalara, araçlara, ışık huzmelerine ve hiç yok olmayacakmış izlenimi veren karanlığa, bir daha elde edemeyeceğimiz geçmişimizin bir yansımasıymış gibi bakıyorduk. Bir sonraki gün hepimiz uyanacak ve kaldığımız yerden devam edecektik.
Borges ve Papini’nin anlattığı da buydu işte: Hepimizin, kendisinden nefret edebileceğimiz bir geçmişe ihtiyacı vardır; şimdimizin bir yanılsama olduğunu ve geleceğimizin belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan umut ve tasarılarımızla dolup taşabileceğini bize hatırlatacak, rahatlıkla ötekileştirebileceğimiz bir geçmiştir bu ve varlığı sayesinde hayatımızı sonlandırmaktan kaçındığımız bir-başkası, yani bir nevi kurban biçimini alır. Borges, kendini kurbanın düşü olarak tasavvur edip ötekileştirirken, Papini bu cahil geçmişi sudaki yansımasında boğmayı tercih ediyordu. Fakat hiçbiri geçmişinden kaçamadığı gibi, Yel Değirmenlerine karşı olan savaşta da başarılı olamıyordu.
Geçmiş her zaman kazanıyordu.
Aydın Akduman

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Online Project management