15 Nisan 2013 Pazartesi

Calvino’nun Görünmez Kentler’i ya da Marco’nun Görünebilen Kentleri

Uçan Payanda Tuğba yazdı...


“-Kentlerle ilişkimiz rüyalarla olduğu gibidir: hayal edilebilen her şey aynı zamanda düşlenebilir, oysa en beklenmedik rüyalar bile bir arzuyu, ya da arzunun tersi bir korkuyu gizleyen resimli birer bilmecedir. Kentleri de rüyalar gibi arzular ya da korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey başka bir şeyi gizliyor olsa da.
-Ne arzularım, ne korkularım var benim, dedi Han, benim düşlerimi ya düşünce, ya da rastlantılar oluşturur.
-Kentler de düşüncenin ya da rastlantının seri olduklarını sanırlar hep, ama ne biri ne öteki ayakta tutmaya yeter onların surlarını. Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmişyedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır...Ya da onun sana sorduğu ve ille de yanıtlamanı istediği sorudur, tıpkı Theiba’nın Sfenks’in ağzından sorduğu soru gibi
Italo Calvino \ Görünmez Kenler


Bu yazı sadece bu alıntıyla bile bırakılabilirdi. Bir kitaba dair söylenebilecek ilk cümle sıradanlığını haketmeyen kitaplardan çünkü Görünmez Kentler.  “Calvino Görünmez Kentler’de sizi kendi dünyasında yolculuğa çıkarıyor!”  Peki ama bunu her yazar yapmıyor mu? Calvino öykücülüğünü ya da Calvino’nun kent okumalarını farklı kılan nedir?  Kente, ya da kent mekanına  dair birşeyler söylemeden önce, kenti mi tanımlamamız gerekir? Bu soruyu soracağımızı önceden bilir gibi, Calvino bizden önce davranıp henüz kitabın başında çaktırmadan soruyor bize “Kent Nedir?” diye.  Bugün kent kavramı bizim için ne anlama geliyor? Onları kent olarak yaşamanın gittikçe zorlaştığı şu günlerde, kentlere son bir aşk şiiri gibi bir şey yazdığımı düşünüyorumdiye de ekliyor. Calvino’nun kente karşı takındığı bu duyarlı tavır, Platon’un imkansız aşkını çağrıştırıyor bir yandan da. İdeal ve ideal olduğu için de imkansız olan bu tür bir “Platonik” aşk gibi, Calvino yavaş yavaş örüyor kentlere dair imgeleri ard arda. Bir noktada “insan bir kente aşık olabilir mi?” diye sorarken, ya da bu sorunun cevaplarını kişisel tarihinizin yakın veya uzak geçmişiyle bağlantı kurarak kendi içinizden verirken buluyorsunuz kendinizi. Calvino’nun fiziksel verilerle algılanabileceği varsayılan “gerçekliği” sorgulayışının “fizikötesi” cevaplarını bulmayı vaadettiği yolculuk teklifini kabul ederseniz, kente bakışınız sonsuza dek değişebilir ve daha girdiğiniz ilk kentte, gerçekle kurgunun birbirine karıştığı yeni bir çift göz edinebilirsiniz kendinize. Alışılagelmiş mekan okumalarının çok ötesinde, gözün gördüklerinin öznelliğini farketmeye, gördüklerinizin arkasındaki şifreleri bulup onları çözmeye başlayabilir  ve  bu  Calvinoculuk oyununu (ya da simgesel dedektifçilik mi demek gerekir?) sonsuz bir kentsel imge avına kadar vardırabilirsiniz.
Kitapta Marco Polo, fethettiği ülkeleri görme şansı olmayan, sürekli savaştığı için kentlerin ruhunu anlamakta zorlanan Cengiz Han’ın, İmparatorluğuna kattığı, fakat asla görme şansı olmayacağı kentlere gidip buraları kendisine anlatması için görevlendirilmiş kahramanımız. Ne var ki oraya hiç gitmemiş birine bir kenti anlatmak, ya da “yaşatmak”, bir köre fil tarif etmek gibi bir şey değil midir? Üstelik Marco’nun da dilsiz bir gezgin olduğunu da hesaba katarsak,  kentlerin tarifleri de tehlikeye mi düşüyor? Asla.. Böylece İmparator ve Marco arasında bir oyuna dönüşen kentsel imge avı başlıyor artık. Marco’nun gittiğini varsaydığımız kentler gerçekte var mı? Yok mu? Gerçekten gördüklerini mi anlatıyor Marco Han’a? Yoksa görmek istediklerini mi?  Adına “kent” dediğimiz o surlarla ya da sınırlarla çevrili yer, fiziksel verileriyle  tanımlanabilecek bir koordinat sistemi mi? Yoksa belleği, alışkanlıkları, hisleri, rengi hatta kokusu olan, içinde yaşayan ve onun ruhunu biçimlendiren aktörleriyle nefes alan, ya da nefes darlığı çeken..kısaca yaşayan, canlı bir şey mi? Calvino, kahramanı Marco Polo’nun doğruları söyleyip söylemediğinin avukatlığını yapmıyor, nitekim ne Marco’nun, ne Han’ın, ne de okuyucunun umurunda bu kentlerin gerçekte var olup olmadığı. Ama Calvino önemli bir ipucu veriyor Marco’nun anlattıklarına dair: Benim Marco Polo’mun kalbinde yatan, insanları kentlerde yaşatan gizli nedenleri, krizlerin ötesinde değerleri olan nedenleri keşfetmek. Kentler birçok şeyin bira araya gelmesidir. Anıların, arzuların, bir dilin işaretlerinin. Kentler takas yerleridir, tıpkı bütün ekonomi tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi, ama bu değiş tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil; kelime, arzu ve anı değiş tokuşlarıdır. Kitabım, mutsuz kentlerin içine gizlenmiş, sürekli biçim alıp, yitip giden mutlu kentler imgesi üstüne açılıp kapanıyor. “
Böylece Marco’nun yol arkadaşı olup,  her yeni kentte “gerçekliğe” dair bildiklerinizi unutup, bütün önyargılarınızdan arınmaya söz verebilirseniz, aslıda bir kente dair söylenebilecek ne çok şeyin var olduğunu hayretle fark edebilirsiniz.  Çünkü Marco’nun dediği gibi;
“ Her yeni kente geldiğinde yolcu, bir zamanlar kendisinin olduğunu artık bilmediği bir geçmişini bulur yeniden: artık olmadığın, ya da sahip olmadığın şeyin yabancılığı, hiç senin olmamış yabancı şeylerin eşliğinde bekler.” 






Kenti Marco’nun gözünden gezerken, kendi gözünüzü de tımar ediyor, kentte olup bitenlerle ilgili algıçlarınızı daha bir açıyor ve hatta kendi kentinizin hikayesini bile düşünmeye başlayabiliyorsunuz. Üstelik bu hikayenin sadece size özgü olduğunu, kenttin size fısıldadığı sırların sadece size özel fısıldandığını, bir başkası tarafından bambaşka anlamlara gelebilecek bir şeyin, sizin zihinsel haritanızdaki renginin yalnızca size özel olarak kalacağını bilerek. Bu yüzden bizler Marco’nun anlattıklarının gerçekten var olup olmadığını bilmesek bile, keşiflerindeki öznel gerçeklik, Calvino’nun Kesişen Yazgılar Şatosu’ndaki şu sözlerini anımsatıyor, “Hikayeye anlam katan ses değil, kulaktır.” 
Yine de Marco’nun gezdiği bütün kentlerle arasındaki şeyin bir bağdan çok,  gezginlere özgü bir  ilişki, bir diyalog olduğunu bilmekte fayda var. Belki de gittiği kentleri, en çok geri döneceğini bildiği için seviyor. Oradaki günlerin, saatlerin, anların tükenebilir olduğunu bilmek, onu sıradan gözlerle değil, meraklı gezgin çocuğun gözelerinden okumasını sağlayan şeyin kendisi. Nitekim Marco da, bir kenttin orada yaşayan kişiyle, oradan “geçen” kişiye bambaşka şeyler fısıldadığının farkında ve diyor ki;
“Kent girmeden geçen için başka, ona yakalanan ve bir daha asla çıkamayan için başkadır; biri ilk kez geldiğin, diğeri geri dönmemek üzere terk ettiğin kenttir; her birine farklı bir ad verilmeli; belki İrene’den başka başka adlarla söz ettim daha önce; belki de sadece İrene’den bahsettim..”
Kent içeriden başka, dışarıdan başka, ortasından, meydanından bambaşka şeyler anlatıp duruyor Marco’ya, Han’a ve okuyucuya ve siz kurgunun gerçeğin yerini almasına seve seve izin veriyorsunuz.  Çünkü hayal ürünü zannettiğiniz bu kentlerin her birinde, şaşırtıcı bir biçimde kendi kentinizin, o ana dek orada olduklarını bile fark etmediğiniz parçacıklarını topluyorsunuz bir taraftan da.  Rastlantısal ya da zorunlu olarak içinde yaşadığınız, bu gününüzü kuran, çocukluk anılarınızda var olan, ya da bir şekilde yolunuzun düşüp içinden geçtiğiniz veya sizin dünyanızdan geçerek unutulmaz izler bırakan kentlerin parçalarını buldukça, Marco’nun anlatısı daha da samimi geliyor. O zaman Cengiz Han’ın neden bu sonu gelmeyen sohbetlerdeki kent masallarını dinlemekten sıkılmadığını anlıyorsunuz sanki. Her biri ise süpriz bir şekilde gelip sizin zihinsel kentinize bağlanıveriyor.  Marco, bir gezginin ne kadar gezerse gezsin, zihninde hep sadık kaldığı, her defasında oradan çıkıp yine oraya döndüğü bir tek kent olduğundan söz eder durur. Adını anmasa da, anlattığı kentlerin her birinde bu kentten bir şeyler vardır hep. Ona göre, gezginin zihninde yer eden, önce fark etmeden iliklerine, oradan da bilinçaltının derinliklerine işleyen bir “ilk kent” tir diğer kentleri biçimlendiren.  Sizin iliklerinizdeki kent hangisi bilemeyiz, ama Marco’nun kenti Venedik..

“- Hiç sözünü etmediğim bir kent kaldı.
Marco Polo başını eğdi.
-Venedik, dedi Han.
İmparator istifini bozmadı.
-Hiç duymadım oysa adını andığını.
Ve Polo;
-Ne zaman bir kent anlatsam, Venedikle ilgili birşeyler söylüyorum. .... Diğer kentleri anlamak, farklılığını kavramak istiyorsam, gizli bir ilk kenten yola çıkmak zorundayım. Benim için bu Venedik.  “

Bütün keşiflerinde olabildiğince cömert davransa da, Venedik’i hem anlatmak, hem de kendine saklamak istediğini kolayca anlayabilirsiniz Marco’nun;

“- Belleğin imgeleri bir kez dile vurulup sözlerle sabitleşti mi silinip gider, dedi Polo, Belki de Venedik’i kaybetmekten, konuşarak onu bir çırpıda kaybetmekten korkuyorum. Kim bilir, başka kentlerden konuşurken azar azar onu kaybettim bile.”
Görünmez Kentler’in aslında yeterince dikkatle bakıldığında görülebilir olduğunu, ya da gözle görülen gerçek kentlerin, aslında gözün görmek istemeyeceği kadar asılsız olduğunu keşfetmek, Calvino’nun hiç hazzedilir bulmadığı gerçeklikten bir intikam alma şekli olabilir mi? Bilemiyoruz... Ama Marco’nun yerinde olsanız, sizin kentiniz nasıl olurdu? Ya da hangilerinin silinip gitmesini arzu ederdiniz? Üstelik gerçeklikle oynama şansınız olsa ve görmek istediğiniz kentin gerçekten var olup olmadığı ne Marco’nun, ne Han’ın ne de başkalarının umurunda olmasaydı...
“Bütün bunlardan sonra Zenobia mutlu ya da mutsuz kentlerden biri mi, bunu düşünmenin bir anlamı yok. Kentleri bu iki grupta toplamak yanlış, başka türlü ayırmalıyız onları: kentler vardır, yıllarla ve değişerek arzuları biçimlemeyi sürdürürler;  kentler vardır, ya arzularca silinir ya da arzuları siler, yok ederler.”
Tuğba

2 yorum:

  1. CengizHan Marcoyu İstanbul'u anlatması için görevlendirseydi, bu masal ve gerçekçi ikileminde nasıl tanımlardı diye düşünmeden edemedim :) bu güzel yazı için teşekkürler..

    YanıtlayınSil
  2. güzel yorumunuz için biz teşekkür ederiz =)

    YanıtlayınSil

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | Online Project management